Eleanor gözlerini açtı. 50 yıldır olduğu gibi yatakta mutlu
bir şekilde kıvrandı. Her gün aynı saatte kalkardı. Odasının içini -her gün
aynı anda- dolduran kuş cıvıltılarıyla yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşti.
Kalkıp çıplak bedenine sabahlığını geçirdi. İçeriden güzel kokular gelmeye
başlamıştı bile, kahvaltıyı kaçırma gibi bir olasılık söz konusu değildi ama
yine de hızlı adımlarla mutfağa yürüdü. Elini yüzünü yıkamamıştı çünkü zaten
tertemizdi, buna gerek yoktu.
Küçük yemek masasının üstünde bir kaç sosis, tereyağ, kepekli ekmek ve dumanı tüten bir bardak İtalyan kahvesi vardı. Kahvenin tadına baktı. Sıcaklığı, aroması, kıvamı her zaman ki gibi tam istediği şekildeydi. Sosisler ise bir ayrı harikaydı. Gümüş çatalını batırıp tabakta ki 3 sosisi hızlı hızlı yedi. Bugün kesinlikle çok güzeldi...
Sinekliği açıp bahçeye çıplak ayaklarıyla yürüdü. İki büyük çoban köpeği dostane havlamalarıyla yanına yaklaştı. 50 yıldır ona yoldaşlık etmişti bu köpekler. Onlara henüz bir isim koymamıştı. Ancak onlara komut vermesine gerek kalmamıştı bugüne kadar. Köpekler onun ne istediğini anlarlardı. Gidip başlarını okşadı, hiç gerek olmadığı halde eski bir çanakta duran sularının azalıp azalmadığına baktı. Bolca suları vardı ve bu su her zaman ki berrak ve bir insanın bile iştahını açan cinstendi. Köpeklerle biraz vakit geçirdikten sonra bahçenin yakın köşesinde ki çeşmeye gitti. Sürekli buz gibi su akan bu çeşmeden avuç avuç su içti. Suyun tadı her zamanki gibi mükemmeldi.
Küçük yemek masasının üstünde bir kaç sosis, tereyağ, kepekli ekmek ve dumanı tüten bir bardak İtalyan kahvesi vardı. Kahvenin tadına baktı. Sıcaklığı, aroması, kıvamı her zaman ki gibi tam istediği şekildeydi. Sosisler ise bir ayrı harikaydı. Gümüş çatalını batırıp tabakta ki 3 sosisi hızlı hızlı yedi. Bugün kesinlikle çok güzeldi...
Sinekliği açıp bahçeye çıplak ayaklarıyla yürüdü. İki büyük çoban köpeği dostane havlamalarıyla yanına yaklaştı. 50 yıldır ona yoldaşlık etmişti bu köpekler. Onlara henüz bir isim koymamıştı. Ancak onlara komut vermesine gerek kalmamıştı bugüne kadar. Köpekler onun ne istediğini anlarlardı. Gidip başlarını okşadı, hiç gerek olmadığı halde eski bir çanakta duran sularının azalıp azalmadığına baktı. Bolca suları vardı ve bu su her zaman ki berrak ve bir insanın bile iştahını açan cinstendi. Köpeklerle biraz vakit geçirdikten sonra bahçenin yakın köşesinde ki çeşmeye gitti. Sürekli buz gibi su akan bu çeşmeden avuç avuç su içti. Suyun tadı her zamanki gibi mükemmeldi.
Bahçesinde ki çitlerin kıyısından yürürken yabani bir kaz sürüsü çığlıklarıyla
onu selamladı ve evin büyük çam ormanıyla arasında kalan, yüzeyi ayna gibi olan
göle indiler. Kadın daha önce orada olduğunu hiç anımsamadığı kapıdan çıkarak
gölün kıyısına oturdu. Çıplak ayaklarını göl suyunun rahatlatıcı soğukluğunda
hareket ettirip oluşan dalgaları izledi. Biraz ilerisinde yavru bir kurt
koşarak göle indi, Eleanor’u meraklı gözlerle izledikten sonra gölün suyundan
kana kana içti. Yavru kurt henüz suyunu içerken arkasından anne ve babası
olduğunu tahmin ettiği iki kurt daha geldi. Eleanor onları izlemekten hep keyif
alırdı. Kurtlar hep onun varlığından haberdar olurlar ancak korkmaz veya
saldırmazlardı. Eleanor sahnenin büyüsüyle kendinden geçmişken omuzunda bir el hissetti. Yine gelmişti ve Eleanor onu görmekten hep keyif alırdı. Bu arkadaşı yılda bir Eleanor’un yanına gelir ve elinde ki zarfı ona verirdi. Eleanor adamın verdiği zarfı açtı. İki cümle; siyah mürekkeple, normalde insanı rahatsız edecek bir yazı stiliyle kırmızı kağıdın üzerinde orada olmaya istekli değilmiş gibi duruyordu. Ancak bu yazıları Eleanor yüzünde kocaman bir gülümsemeyle birer kez okudu ve kurtları izlemeye devam etti. Arkadaşı;
‘Hazır mısın?’ diye sorduğunda anne kurt, yaramaz yavrusunu sırtından dişleriyle tutmuş ormanın içine geri götürüyordu.
Eleanor ismini bilmediği dostuna kayıtsız bir şekilde başını
salladı.
Yolculuk her zaman ki gibi kolay geçmişti. Bu yolculuk
anlarında Eleanor’un içinde hep bir şeyler kıpırdanırdı. Ve ona geçmişi
hatırlatırdı.
Yolculuk bitip kendini büyük binanın kapısında bulduğunda; her zaman ki gibi içini bu görkemli binaya karşı büyük bir saygı ve hayranlık kapladı. Sakin adımlarla içeriye girdi. İçerisi yine kalabalıktı. Ancak saniyeler içinde sıra kendisine gelmişti. Eleanor bir kapıdan daha girdi ve büyük bir masanın arkasında, geniş koltukta oturan; onu buraya getiren arkadaşının tamamen benzeri bir adamla yüz yüze geldi. Eleanor’un tek kelime etmesine gerek yoktu. Adam bir süre Eleanor’un yüzüne baktı ve
‘Emin misiniz? Sözlü olarak teyit edin.’ Dedi.
Eleanor neredeyse hiç düşünmeden;
‘Evet.’ Dedi.
Adam başını salladı ve kapıdan içeri başka bir adam girdi. Bu da aynı; kendini
buraya getiren arkadaşına ve masanın ardında oturan adama benziyordu, ses tonu bile aynıydı.
‘Hazır mısınız?’
Eleanor başını salladı.
Yolculuk bitip kendini büyük binanın kapısında bulduğunda; her zaman ki gibi içini bu görkemli binaya karşı büyük bir saygı ve hayranlık kapladı. Sakin adımlarla içeriye girdi. İçerisi yine kalabalıktı. Ancak saniyeler içinde sıra kendisine gelmişti. Eleanor bir kapıdan daha girdi ve büyük bir masanın arkasında, geniş koltukta oturan; onu buraya getiren arkadaşının tamamen benzeri bir adamla yüz yüze geldi. Eleanor’un tek kelime etmesine gerek yoktu. Adam bir süre Eleanor’un yüzüne baktı ve
‘Emin misiniz? Sözlü olarak teyit edin.’ Dedi.
Eleanor neredeyse hiç düşünmeden;
‘Evet.’ Dedi.
Adam başını salladı ve kapıdan içeri başka bir adam girdi. Bu da aynı; kendini
buraya getiren arkadaşına ve masanın ardında oturan adama benziyordu, ses tonu bile aynıydı.
‘Hazır mısınız?’
Eleanor başını salladı.
Eleanor garip bir coğrafyanın üstünden geçiyordu. Burada
yaşayan herkes hayatın tüm zorluklarını çekiyor; üzüntüleriyle ve
mutluluklarıyla geçinip gidiyorlardı. ‘Benim gibi rahat ve mutlu değiller.’
Diye içinden geçirdi Eleanor. Bu sırada coğrafya değişti. Yolculuk bitmek
üzereydi. Ve asıl önemli yolculuk birazdan başlayacaktı. Ayakları nemli toprağa bastığı anda içinde uzun süredir hissetmediği bir şeyler kıpırdanmaya başladı.. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı, kuşlar havada uçuyordu ve çok
mutlu oldukları söylenemezdi. ‘Benim evimin yanında ki kuşlar böyle hüzünlü
değil, onlar daha mutlu.’ deyip evinin yakınında ki kaz sürüsünü anımsadı ve
onlar için içinde tarifi zor bir şefkat uyandı. Eyfel Kulesinin yanından
geçerken yukarıdan bağrışmalar duydu, bir adam etrafını çeviren polislere
bağırarak bir şeyler söylüyordu. Polisler ne yapacaklarını bilmez halde adama
doğru harekete geçtikleri anda adam kendini aşağıya bıraktı. Genç adam havadayken çığlık atmaya başladı, bir kaç saniye içinde bedeni toprağa çarpana kadar da çığlık atmayı sürdürdü. Bedeni, toprağa düştüğünde biçimsiz bir hal almıştı. Göğüs kafesi içeri çökmüş, kolunun biri kırılmıştı. Basıncın etkisiyle gözleri yerinden fırlamış ve artık anlamsız olan bu dünyaya son kez bakıyordu. Eleanor çıplak ayaklarının hemen yanında
biriken ancak ona değmeyen kan birikintisine baktı. Ancak kan hızlıca toprak
tarafından emilirken Eleanor yukarıda ki bağrışmaları tekrar duydu. Aynı adam
yine polislerin yaklaşmasıyla kendini aşağıya attı; boğazından çıkıp gelen
çığlıklar Eleanor’un ayakları dibinde son buldu. Tekrar kan toprak tarafından
çekiliyordu ki Eleanor yeteri kadar izlediğini düşündü ve adam tekrar kendisini
aşağı atarken başka bir bölgede buldu kendisini. Bu sefer sigara dumanından
dolayı grileşmiş perdelerin sıkıca kapattığı bir evde buldu kendini. Yerde
yaklaşık beş yaşlarında, sarı saçları dalgalı ve çok tatlı bir çocuk
oturuyordu. Elinde ki eskimiş ve kırık oyuncak arabayı kendi etrafında sürüyor
ve bu sırada mutlulukla bir şeyler mırıldanıyordu. Eleanor merakla etrafına
baktı. Etraf bakımsızlıktan dökülüyordu. O sırada kendi tek katlı konforlu
evini düşündü. Kendi evi kesinlikle çok ama çok güzeldi. Bunun için -her gün
binlerce defa yaptığı gibi- Tanrı’ya minnetlerini sundu. Odanın köşesine
yerleştirilmiş plastik sandalyeye oturup çocuğu izlemeye koyuldu. Yan odadan
hıçkırıklar yükselirken, küçük çocuk arabasıyla oynamaya devam ediyordu. Çocuk
hıçkırıkları duyunca huzursuzca yerinden kalkıp, hızlı adımlarla yan odanın
kapısını açtı; Elaenor çocuğu takip etti. Odanın küf tutmuş tavanında ki metal
çengele asılı ipe; başını geçirmiş bir kadın ağlıyordu. Çocuğu görmemişti. Eleanor içinden ‘görseydi belki böyle olmazdı’ diye geçirdiği sırada kadın ayaklarının altında ki yüksek tabureyi tekmeledi. Kadının bedeni ipe asılı şekilde sallanırken çocuk meraklı gözlerle izlemeye devam ediyordu. Kadın vücudu titreyerek iple beraber etrafında dönerken gözleri çocuğu gördü. Kadın elini boğazına götürmeye çalıştı ancak artık vücuduna hakim olamıyordu. Elleri çocuğa doğru uzanmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Ağzından son nefesini verirken gözleri yerde ki bir noktaya kilitlenmişti ve çocuk sabırsız bir şekilde annesinin ayaklarına ulaşmaya çalışıyordu.
Eleanor aynı sahne tekrar baştan yaşanırken yine sessizce
olanları izledi. Bebeğin yüzü kendi çocuğuna çok benziyordu. Biran oğlunun
küçüklüğü aklına geldi ve içini eski anıların getirdiği buruk bir duygu kapladı. Neredeyse düşünceleri artık umutsuzluğa ve üzüntüye varacaktı ki arkasında birisinin ona yaklaşmakta
olduğunu gördü. Bu ona yolculuklarda yardım eden arkadaşıydı ve gülümseyerek ona yaklaşıyordu. Dönüş vakti gelmişti, kayıtsızca başını salladı ve kendini tekrar büyük, görkemli
binanın içinde buldu. Karşısında yine masada oturan o adam vardı.
Eleanor gördükleri tekrar tekrar zihninde canlanırken masada oturan adama ‘Niye oldu? Nasıl olur da iki torunumda intihar etti aynı yıl içinde?’diye sorarken yine içinde garip bir his vardı. Cennete geldiğinden beri bu tür hisleri tam olarak adlandıramıyor, onları net bir biçimde yaşayamıyordu.
Adam Eleanor’un yüzüne baktı ve dudaklarına bir gülümseme yerleştirdi. Teskin edici sesiyle anlatmaya başladı.
‘Bildiğiniz gibi’ diye söze başladı masada oturan adam. Ne zaman bu adam ve onun kardeşleri konuşsa Eleanor’un içini büyük bir huzur kaplardı. İçinde garip bir duygu zincirlerini kırar ve Eleanor’un içinden Tanrı’ya şükretme isteği uyandırırdı.
Adam sözüne devam ederken Eleanor dikkatle dinliyordu.
‘Eyfel kulesinden atlayan kızınızın tek çocuğu, oğluydu. Alkollüydü ve çokça borcu vardı. Evinde kendini asanda oğlunuzun kızıydı. Uyuşturucu problemi vardı ve fahişelik yaparak geçiniyordu.’
Eleanor küçük çocuğu düşündü, tam soracakken adam cevapladı.
‘Torununuzun oğlu. Ve geleceği hakkında bilgi veremem.’ Eleanor bir yıl içinde 30 yaşında, bir trafik kazasında öldüğü için hiç yüzlerini göremediği torunlarını kaybetmişti. Onların cehennemde yanacaklarını biliyordu ancak üzülemiyordu. Sonra bir de küçük çocuk vardı... Tüm yaşadığı; bu aslında üzülmesi gereken durumlar karşısında kayıtsız kalması, duygularının harekete geçememesi Eleanor’u bir an tedirgin etti.
Masada oturan adam dikkatli ancak gülümseyen bir yüzle Eleanor’u izliyordu.
‘Eleanor üzülemiyorsun çünkü burada işler böyle yürür biliyorsun.’
Eleanor başını salladı burada yanlış bir şeyler olduğunu kabullenmeye başlayacağını hiseeti. O sırada arkasından onu buraya getiren arkadaşı yaklaşıp Eleanor'un elini büyük bir şefkatle tuttu. Gözlerinin içi gülen arkadaşının yüzüne baktığında Eleanor’un içinde; kendi sonu torunları gibi olmadığı için bir huzur kıpırdanmaya başladı. Cennet böyle bir yerdi işte ve işler böyle yürürdü.
Eleanor evinin bahçesinden içeri girerken köpekleri onu havlayarak karşıladılar. Eleanor gülümsedi ve evine girdi. İçeride en sevdiği Queen albümünün şarkı sesleri geliyordu. Koltuğuna oturdu ve hep orada duran kadehten biraz şarap içti. Şarap boğazından aşağıya inerken ona mutluluk veriyordu. Etrafına göz gezdirdi. Her şey tam anlamıyla istediği gibiydi. Sonra cehennemi, arafı ve cenneti düşündü. Freddie Mercury yeni şarkısına başlarken keyifle kulak kabarttı. O sırada aklına dünyada akıbetinden habersiz olduğu o küçük sarı saçlı çocuk geldi. Çocuğun gözlerinde Eleanor’un yıllardır eksik yaşadığı bir çok duygu vardı. Eleanor küçük çocuğun bundan sonra nasıl bir yaşamının olacağını düşündü. Kadehinden büyükçe bir yudum aldığı an aklında göl kenarında oynayan küçük kurt yavrusu geldi. ‘Ne kadar da tatlıydı’ diye düşündü. Tüm olanlara rağmen keyfi yerindeydi çünkü cennette işler böyle yürürdü...
Edit Not: Yardımlarından dolayı Nikarawas'a sonsuz teşekkürlerimi sunarım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder